Avrupalı gezgin ve tarihçilerin anlatımlarına göre tanıdığımız Boğaziçi, esas olarak 18. yüzyılda kişiliğini bulmaya başlayan bir Türk mimari yaratığıdır. Türklerin fethinden önce ise, bu bölge şehirden uzak, şuraya buraya serpilmiş küçük balıkçı köyleri ve terkedilmiş manastırların bulunduğu bir doğa parçasından ibaretti.
Türkler tarafından bayındır hale getirilen, dünyada eşi ve benzeri olmayan,
Boğaziçi’ni Avrupadaki tanınmış iki benzeriyle kıyaslamak mümkündür. Bu biricik şehircilik örneği ve peyzajist eser, bazen Venedik’teki Büyük Kanala benzetilmiştir. Bu benzetme, gerçekten uzaktır. Venedik’te mesafeler çok daha küçük, doğa ise denizden ibarettir. Ona karşın, yalı yani’ Palazzo”lar, daha ağır malzemeden inşa edilmiştir ve Boğaz’daki kuş kafesi örneği yalılara oranla malzeme çok daha değerli ve mimari ağırlıktadır. Böyle olmakla birlikte, bu saraycıklar da sanki eski Bizans’ta mevcut olmayan bir Boğaz havası taşımaktadırlar. Şöyle ki, mimarileri, yaşıt İtalyan saraylarından farklı olarak çok daha fazla revak ve pencere ihtiva eder. Bu tip, 13 ve 14. yüzyıllarda Gotik bir kisveye bürünerek bezemesi bakımından hafiflemiş, kitleleri bakımından masifleşmiş ve yükselmiştir. Tekrar ediyorum, bütün bu özelliklerine karşın, kanalların üzerindeki bu yalı-saraycıklar Boğaz’dakilerden daha sağlam ve değerli malzeme ile inşa edilmiştir. Çoğu mermer ve değerli taşlardan oluşturulmuştur. Oysa Boğaz yalıları kesinlikle ahşaptır, hafif ve narindir. Doluluktan çok boşluk, yani pencere, daha doğrusu kafestir. İkinci büyük fark, Venedik’te hemen hiç ağaçlık yer bulunmaması, hele tepelerin hiç olmamasıdır.
Bu bakımdan çoğu zaman ortaya atılan bu benzerlik üzerinde fazla durmadan başka bir yere dikkat ve görüşleri çekmek isterim. Burası Londra ve Thames Nehri kıyılarıdır. Burada, şehirleşmiş bir bölgeden kır ve doğaya doğru uzanan, Boğaziçi kadar geniş ve uzun olan nehir boyu, 15. yüzyıldan beri saray ve yalılarla donatılmıştır. Bunlar City, yani Şehirden başlamak üzere White Hall ve Westminster Sarayları, Kew, Richmond, Hampton ve Windsor Sarayı ile son bulurdu. Bu mesafe Boğaz’da olduğundan da uzun bir doğa içinde serilidir. Doğa daha geniş ve yayvan, tepecikler daha azdır. Asıl büyük fark, suyun deniz değil, nehir oluşundadır. O hava, o akıntı burada yoktur. Fakat Boğaz’da olduğu gibi burada da şehirden sık bir şekilde başlayarak, Chelsea’dan itibaren gittikçe seyrekleşen sıra yalılar vardır. Bunların çoğu, bildiğimiz yalı biçiminden farklı ve şato şeklinde idiler. Çoğu bugün ortadan kalkmış fakat semtlerine isimlerini bırakmışlardır. Bunların önemlileri sırasıyla Essex House, Anındel House, Somerset House, Savoy Şatosu, Salisbury House, Durham House, Baltimore House, York House, Suffolk House, Norfolk Ilouse, North Cumberland House ve White Hall saraylarıdır. Bu diziyi Tophane’den Beşiktaş Saraylarına kadar uzanan eski yalılar dizisine benzetmek kabildir. Bundan sonra binalar seyrekleşir, bahçe ve doğa içinde yer alırlar. Başlıcaları karşılıklı Westminster ve Lambeth Saraylarından sonra, Chelsea Gough House, Walpole Ilouse, York House, Chiswick ve Burlington House, Syon House, Marble Hill, Twickenham ve Radnor House, A. Pope’un villası, Walpole’un Strawberry Hill köşkü ve sonunda Hampton Court Sarayıdır.
Yazının Tamamı: http://www.yvik.org.tr/index.asp?pg=kh&newID=1561




