İstanbul’un topografik yapısı içinde, Boğaziçi, özgün bir yerleşme düzenini teşvik edecek özelliklere sahiptir. Osmanlı çağında bu yerleşme düzeninin gelişimini sürekli, fakat sınırlı bir yoğunlaşma olarak görüyoruz. Bizans çağında Boğaz yerleşmesinin iki öğesi vardı: a) Kentle ilişkisi olmayan küçük köyler; b) Genellikle imparator ve saray mensuplarının yaptırdıkları saray veya büyük konutlar ve manastır ve kilise gibi dini yapılar. Bu öğelerin nitelikleri açısından Osmanlı çağı ile Bizans çağı arasında büyük bir fark görülmüyor. Osmanlıların dini hayatı toplum hayatından ayrılmadığı için Bizans çağında olduğu gibi, dini yapıların bağımsız bir yoğunlaşması söz konusu olamazdı. Fakat Boğaziçi’nin kentle bütünleşmesi açısından iki çağ arasında büyük bir fark vardır. Bizans çağında küçük köylerin kentle organik bir ilişkisi olmadığı gibi Beşiktaş gibi ilk İmparatorluk yüzyıllarında oldukça gelişmiş bir bölgenin de bağımsız bir yaşantısı olduğu ileri sürülebilir. Oysa Türk çağında, 16. yüzyıldan bu yana, Boğaziçi İstanbul’un sürekli bir parçası olmağa başlamıştır.
Fetihten sonra Boğaziçi’nde ilk Türk mahalleleri, Anadolu ve Rumelihisarı içinde veya yanındaki mahallelerdir. Yapılan bir mescidin varlığına bakarak Baltalimanı’nda da bir yeni mahalle kurulduğu söylenebilir. Küçük Hıristiyan köyleri de varlıklarını sürdürüyorlardı. Arnold von Harff 1496-97’de İstanbul’u büyük bir şehir olarak tanımlar. II. Bayazıt’ın saltanatının ortalarında, yani 16. yüzyılın başında şehir nüfusu 200.0000’e yaklaşmış olmalıdır. 0 sıralarda Boğaziçi’nde büyük bir gelişme olmadığı biliniyor. Fakat Üsküdar’da 15. yüzyılın sonunda bir kaç yeni mahalle teşekkül etmiş bulunuyordu.
Boğaz sahillerinde yerleşmenin hızlanması Kanuni’nin saltanatında başlıyor. Fatihin kurduğu Tophane, Kanuni tarafından büyütülmüş, etrafına duvar çekilmiş ve yeni kışlalar yaptırılmıştı. Tophane çevresi Evliya’nın zamanına kadar yeşil, hatta mesire niteliğinde alanları kapsamakla beraber Galata surları dışından Boğazkesen’e kadar yeni mahalleler teşekkül etmeğe başlamıştır. Tophane ile Fındıklı arasındaki bölge 16. yüzyıl ortalarında bağlık ve bahçelik idi, Bu yüzyılın ikinci yarısında sahile yalılar yapılmağa başlanmış ve en önemlisi Molla Çelebi Camisi olan dört beş mescit etrafında bir iki mahalle teşekkül etmiştir. Kabataşla Beşiktaş arası boştur. Beşiktaş, Boğaz’ın Rumeli sahilinde Bizans çağındaki önemine uygun olarak en büyük mahalledir. Bunu, tarihİ önemine olduğu kadar şehir içi ulaşımındaki rolüne de borçludur: Rumeli’den Anadolu’ya geçen ulaşımın başlangıç iskelesi burasıydı. Sefere çıkan donanma da burada toplanırdı. Genellikle Kaptanpaşaların sahil sarayları da Beşiktaş’ta bulunmaktaydı. Barbaros’un türbesi ve Sinan Paşa’nın Camisi ve diğer yapıların burada inşa edilmiş olmaları bir tesadüf değildir. Şüphesiz o çağda, hatta daha sonraları buradaki yerleşmelerin şehir içi gibi yoğun değil, fakat bağlar bahçeler içinde, Evliya’nın 17. yüzyıl için anlattığı şekilde olduğu anlaşılmaktadır. Sonraki devirlerin ünlü Beşiktaş saraylarının ilk çekirdeği, bu sahilde II. Selim tarafından yaptırılan bir kasır olmalıdır.
Yazının Tamamı: http://www.yvik.org.tr/index.asp?pg=kh&newID=1525


